BLOG

Dünyada değişimin öncüsü Türk uncusu

17 Temmuz 202311 dk okuma
“Eğer biz, sektörde teknolojik dönüşümü gerçekleştiremezsek, şirketlerimizin başında kalamayız. Değişime ayak uyduramayanlar maalesef küme düşüyor. Buna ayak uyduranlar ise çok daha iyi yerlere geliyor. Biz hem gelişen teknolojiye uyum sağlamalı hem de dünyadaki trendleri yakından takip edip aksiyon almalıyız. Değirmencilik sektörümüzde bu kadar başarı hikayesi varken bu trendlerin dışında kalamayız.”


Haluk Tezcan
TUSAF Yönetim Kurulu Başkanı

Türk un sanayicisi, 9 yıldır dünya un ihracat şampiyonluğunu kimseye kaptırmıyor. Peki, dünya çapında konteynır krizinin yaşandığı pandemi sürecinde dahi pazar hakimiyetini korumayı başaran değirmencilik sektörü, bu başarısını önümüzdeki yıllarda da sürdürebilecek mi? Uncularımız, dünyadaki gıda trendlerini ne kadar takip ediyor ve sektördeki teknolojik dönüşüme nasıl adapte oluyor? Tüm bu konuları, sektörün çatı kuruluşu Türkiye Un Sanayicileri Federasyonu’nun (TUSAF) Yönetim Kurulu Başkanı Haluk Tezcan ile konuştuk.

“Üretimde Teknolojik Dönüşümler ve Küresel Riskler” temasıyla KKTC’de düzenlenen TUSAF 17. Uluslararası Kongre ve Sergisi’nin ardından Değirmenci’ye konuşan Tezcan, sektör için önemli mesajlar verdi. Bu yılki kongrenin başlığının, ‘Üretimde Teknolojik Dönüşüm’ olmasının tesadüf olmadığının altını çizen Tezcan, bu dönüşümü gerçekleştiremeyen şirketlerin ayakta kalmasının mümkün olmadığını belirtiyor. “Değişime ayak uyduramayanlar maalesef küme düşüyor.” uyarısını yapan TUSAF Başkanı, sektör paydaşlarının dünyadaki nüfus ve tüketim trendlerini de yakından takip etmesi gerektiğini aktarıyor. “Değirmencilik sektörümüzde bu kadar başarı hikayesi varken bizler bu trendlerin dışında kalamayız.” diyen Tezcan, bu noktada Ar-Ge ve Ür-Ge yatırımları için de devlet desteğinin şart olduğunu söylüyor.

 İşte TUSAF Yönetim Kurulu Başkanı Haluk Tezcan’ın Değirmenci’nin sorularına verdiği cevaplar:

Türkiye, 6 Şubat’ta Kahramanmaraş merkezli iki büyük depremle sarsıldı. 11 ilde büyük yıkıma yol açan depremin ardından Türk un sanayicisi de depremzedelere yardım için seferber oldu. TUSAF olarak yardım kampanyası yürüttünüz, bölgeye gidip incelemelerde bulundunuz. Bize hem yardım faaliyetlerinizden hem de depremin bölgedeki un sanayicisi üzerindeki etkilerinden bahseder misiniz?
Öncelikle, Allah milletimize tekrar böyle bir felaket yaşatmasın. Aslında bu deprem, hepimizi ders almamız, çıkarımlar yapmamamız gereken bir tablo ile karşı karşıya bıraktı. Bu felaket bizlere, her türlü afete karşı önceden hazırlıklı olmamızı, altyapılarımızı farklı senaryolara göre planlı ve sağlam inşa etmemiz gerektiğini ortaya koydu. 

TUSAF olarak sanayicilerimizle birlikte bu zorlu dönemin atlatılması için başta Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) olmak üzere devletimizin kurumları ile koordineli bir biçimde çalışarak ihtiyaç bölgelerine un ve ekmek ulaştırıp halkımızın yanında olarak desteklerimizi sunmaya gayret gösterdik. TUSAF Yönetim Kurulu olarak deprem felaketinden etkilenen sanayicilerimizi ziyaret ederek incelemelerde bulunduk ve taleplerini dinleyerek bakanlıklarımız başta olmak üzere tüm kurumlarımızla, yaraların sarılması ve işletmelerimizin bir önce ayağa kalkması adına çalışmalar yürüttük.

Un ve ekmeğin beslenmemizin temelini oluşturduğu bilinciyle böyle bir felakette temel ihtiyaç maddelerine ulaşımda sıkıntı yaşamaması adına tüm imkanlarımızı deprem bölgesine seferber ettik. İlk günün akşamında çevre illerden bölgeye ekmek sevkiyatına başladık. Sonrasında da bölgedeki fırınlar zaman içinde açılmaya başladıkça un tedarik ettik. Bu unları, hibe olarak bölgeye göndererek devletimizin ve milletimizin yanında yer aldık. Hâlâ da bu yardımlara devam ediyoruz. 

Depremin bölgede un sanayisine etkisine gelecek olursak…Deprem bölgesindeki 4 ilde 13 un fabrikası kullanılamayacak derecede hasar aldı. 7 fabrikamızda orta derece hasar, 3 fabrikada da hafif hasar tespit ettik.  Yıkılan 13 fabrikanın farklı bir yerde yeniden inşa edilmesi gerekiyor. 

Bölge ziyaretimiz sırasında bu yıkılan fabrikaların çoğunlukla kırsalda, tarlaların içinde yapılan tesisler olduğunu gördük. Organize sanayi bölgelerindeki fabrikalarda da hasar olmuş ama yıkım olmamış. İskenderun›da, Hatay’da, Malatya’da organize sanayi bölgesindeki fabrikalarda çok fazla sıkıntı yok. Ama ilçeler, köylerde tarlaların içinde yapılmış tesislerde büyük hasarlar gözlemledik. Bu fabrikalardaki buğday ve unların bozulmaması için taşınmasına destek olduk. Bu sorunun çözümü noktasında TMO’ya da destekleri için teşekkür ediyorum. 

Afet bölgesi ziyaretimizin ardından Sanayi Bakanlığı’na gittik. Sanayi bakanımız da sağ olsun o bölgedeki un sanayicimiz için 6. Bölge Yatırım Teşviki çıkardı. Biliyorsunuz normalde un fabrikaları için bu teşvik yok. Deprem bölgesi olduğu için zarar gören sanayicimiz teşvik kapsamına alındı. Şu ana kadar çözemediğimiz tek sorun, yıkılan un fabrikalarının yeniden inşası için yer sorunu. Diğer sektörlerden de organize bölge sanayileri için çok talep olduğundan yer bulma konusunda sıkıntı yaşıyoruz. Ancak bu sorunun çözümü için de gerek valiliklerimiz gerek ilgili organize sanayi bölge başkanlarımızla irtibat halindeyiz. 

Yaşamış olduğumuz felaketin manevi kayıplarını asla telafi edemeyecek olduğumuzu biliyoruz. Bölgenin tekrar ayağa kalkması için önümüzde uzun bir yol var. Bu yolda biz tarım sektörünün aktörleri ve onları temsil eden sivil toplum kuruluşları olarak desteğimizi kesintisiz sürdürmeye devam edeceğiz.

Dünya gıda güvencesi açısından kritik önemdeki Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması, mayıs ayında ikinci kez uzatıldı. Bu karar buğday piyasalarını nasıl etkiledi? Türkiye’nin bu konudaki arabuluculuk rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bilindiği üzere son yıllarda etkisini belirgin bir şekilde hissettiren iklim değişikliği ile başlayan, tüketim alışkanlıklarının değişimini hızlandıran pandemi ve akabinde ‘dünyanın tahıl ambarı’ olarak bilinen iki ülke Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş sebebiyle tüm dünyayı etkisi altına alan kriz, ülkeleri ciddi bir gıda yoksunluğu ile karşı karşıya getirdi. Ancak Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın himayelerinde 22 Temmuz 2022’de imzalanan  Tahıl Koridoru Anlaşması, hem küresel açlık krizi riskini ortadan kaldırdı hem de tahıl piyasalarını rahatlattı. Anlaşmanın, 17 Mayıs’ta 2. kez uzatılması yine piyasalara güven verdi. 

Tahıl koridoru, Türkiye için gerçekten büyük bir başarı hikayesi. Elbette savaşın sonlanması, artık iki ülke ilişkilerinin normalleşmesi ve tahıl koridoruna ihtiyaç duyulmaması en büyük temennimiz. Türkiye sayesinde Ukrayna tahılı, dünya piyasalarına ve yoksul ülkelere gönderildi. Türkiye bunu, hiçbir karşılık beklemeden, insanlık adına yaptı. Pandemi sürecinde tahılın, buğdayın, gıdanın ne kadar kıymetli olduğunu gördük. Türkiye’nin diplomatik çabaları olmasa Allah korusun belki dünya açlıkla imtihan olacaktı. 

Ancak burada şu hususu da vurgulamak istiyorum: Dünya buğday ihracatının yüzde 30’unu karşılayan Rusya ve Ukrayna’da üreticilerin tarlalarını ekiyor olması, küresel gıda güvencesi açısından çok önemli. Dünyanın tahıl ambarı bu iki ülkede üretici, üretime devam edemez, ürettiğini dünya pazarlarına satamazsa meydana gelebilecek sorunların boyutunu tahayyül bile edemiyorum. Herkesin bunu iyi görüp, oradaki çiftçilerin sürdürülebilir bir üretim gerçekleştirebilmesi adına destek vermesi gerek. Bu noktada Birleşmiş Milletler’e önemli bir görev düşüyor. O bölgelerde üreticilerin yeniden toprakla buluşmasının sağlanması gerekiyor.

Pandeminin ardından yükselişe geçen dünya buğday fiyatları, Rusya-Ukrayna savaşı ile birlikte zirve yapmıştı. Ancak Tahıl Koridoru Anlaşması’nın uygulamaya konulmasından bu yana uzun bir süredir fiyatlarda gevşeme gözlemleniyor. Bu düşüş eğiliminin devam edeceğini düşünüyor musunuz?
Açıkçası ben, buğday fiyatlarının düşmesini istemiyorum. Çünkü üretimin devam etmesi ve sürdürülebilir olması için çiftçinin para kazanması gerekiyor. Çiftçi para kazanamadığı zaman hem üretim hem de ekili alanda azalma söz konusu olur. Bu da buğdaya erişilebilirlikte sıkıntılara yol açar. İklim değişikliğinin rekolte üzerinde olumsuz etkilerini tartıştığımız bir süreçte bir de çiftçiyi küstürürsek, yarın daha büyük bedellerle karşılaşacağımız başka sorunlarımız olur. Bundan dolayı ben buğday fiyatlarının çok daha aşağı seviyelere inmemesini, belli seviyede kalmasını istiyorum. Çiftçinin para kazanıp üretime devam etmesi bizler için çok daha kıymetli. Çünkü sanayici olarak bizlerin, hammaddeye ulaşabiliyor olmamız gerekiyor. Bu bize daha fazla güven veriyor.  Örneğin bu sene Türkiye’de buğday üretiminin yüksek olmasını bekliyoruz. Stoklarımızın da yeterli olduğunu tahmin ediyoruz. Bu da bizim pazarlık ve satış gücümüzü ciddi anlamda olumlu etkiliyor. Dünya pazarlarında müşterilerimize, “Hammadde açısından sıkıntımız yok. Her zaman size un ulaştırabiliriz.” mesajı verebiliyoruz.

Özetle, ben fiyatların çok daha geriye gelmesini arzu etmiyorum. Tam tersine, üretimde istikrarın sağlanması ve çiftçinin de para kazanıyor olması bizler için daha kıymetli. 


“BUĞDAYDA 32 MİLYON TON REKOLTE HAYAL DEĞİL”
Siz birçok konuşmanızda, “Buğday üretimimizi, potansiyelimiz ölçüsünde artırabilirsek, kendi buğdayımızla dünya un ihracat şampiyonu olabiliriz.” dediniz. Türkiye’nin buğday üretim potansiyelini kaç milyon ton olarak görüyorsunuz? Ve bu potansiyeli gerçekleştirmek için neler yapılmalı?
Ben bu konuyu üç ana başlıkta değerlendirmek istiyorum: Birincisi, insan kaynağı ve toprak. İkincisi, teknolojik dönüşüm. Üçüncüsü de üretim ve pazarlama. Öncelikle, mevcut ekilebilir topraklarımızda üretimi çok iyi planlamamız lazım. Öngörülebilir bir üretim gerçekleştirmemiz lazım. Bir planlama dahilinde ekim alanlarımızın sınıflandırılması gerekiyor. Çünkü rekabet gücü oradan başlıyor. Küçük arazilerdeki verim ile büyük arazilerdeki verim bir olmuyor. Büyük arazilerde daha uygun fiyata daha kaliteli ürünler üretebiliyorsunuz. Bundan dolayı bence Tarım Bakanlığı’nın öncülüğünde, gerekirse yasal  düzenlemelerle her bir metrekare toprağımızı en iyi şekilde verimli kullanmalıyız. 

İkincisi teknoloji. Teknolojiyi toprakla buluşturmak gerekiyor. Bu noktada da üniversitelerimizden, Tarım Bakanlığı’nın araştırma enstitülerinden, ziraat mühendislerimizden istifade etmemiz gerekiyor. Hangi bölgede hangi tohum kullanılmalı? İlaç ve gübreyi nasıl daha etkin kullanabiliriz? Sulamayı hangi şartlarda yapmalıyız? Bu bilgileri, üreticilerimize ulaştırmalıyız. Artık dünyada drone ile ilaçlama ve gübreleme yapılıyor. Teknolojinin sunduğu tüm imkanları üretimi artırmak için seferber etmeliyiz.

İşte yukarıda sıraladığım bu alanlarda doğru bir yönetim sergileyebilirsek yıllık ortalama 20 milyon ton olan buğday üretimimizi 32 milyon tona çıkarmamız hayal değil. Yeter ki bu süreci ülke menfaatlerine göre doğru bir yönetim anlayışıyla doğru kararlarla yürütelim. Böyle yaparsak inanın Türkiye’de artık, “Buğdayda kendi kendimize yetiyor muyuz?” tartışması kalmaz. Kendi kendine yetmeyi bırakın, un sanayicisinin ihracat talebini de yerel üretimle karşılarız. Yeter ki planlama yaparken aklı, bilimi ve matematiği kullanalım. Türkiye zaten un, makarna, bisküvi ve bulgur ihracatında başarı hikayeleri yazıyor. Doğru planlama ve yönetim ile dünyanın un ve unlu mamuller ülkesi olabiliriz.

Bu yılki TUSAF Kongresi’nin ana başlıklarından biri ‘Üretimde Teknolojik Dönüşüm’dü. Peki, Türk uncusu bu dönüşüme hazır mı? Dünyada bu anlamada yükselen trendler ne kadar takip ediliyor?
Öncelikle, Türk un sanayicisi zaten dünyada örnek işler yapıyor. Türkiye, 9 yıldır dünya un ihracat şampiyonu. Bu, kısa sürede elde edilmiş bir başarı değil. Türk değirmencilik sektörüne baktığınızda, dededen toruna, nesilden nesile geçen bir gelenek görürsünüz. Sektörde bu şekilde birçok işletme mevcut. Ülkemizde üçüncü, hatta dördüncü nesil temsilcilerinin işin başında olduğu birçok şirket var. Ve işlerimizi devrettiğimiz gençler çok bilinçli, çok akıllı ve dünyayı da çok yakından takip ediyorlar. 

Eğer biz zaten bu teknolojik dönüşümü yapamazsak, şirketlerimizin başında kalmamız mümkün değil. Ben, değirmencilik sektöründe bunun şahitlerinden biriyim. Değişime ayak uyduramayanlar maalesef küme düşüyor. Değişime ayak uyduranlar ise çok daha iyi yerlere geliyor. “Artık bu iş yapılmaz. Bu iş bize göre değil. Bu iş kârlı değil.” derseniz, karamsar olursanız, iş de size o şekilde karşılık veriyor. Dün sektörde üst sıralarda olan arkadaşlarımızın şu anda aramızda olmadığına şahit oluyorum. İzmir›de bunu bire bir yaşayan kişilerden biriyim. İzmir›de 13 adet un fabrikası vardı. Ama şu anda 3 tane un fabrikası kaldı. Eğer dönüşüme ayak uyduramazsak, geleceği öngöremezsek, gelecek kuşakları da buna hazırlamazsak, bu işi gelip başkaları yapacaktır. 
Teknoloji çok hızlı bir şekilde gelişiyor. Biz hem bu gelişen teknolojiye adapte olmalı hem de dünyadaki trendleri yakından takip edip ona göre aksiyon almalıyız. Dünya genelinde besleyici ve sağlıklı gıdalara yönelik artan bir talep söz konusu. Dünya nüfusu giderek yaşlanıyor ve bu yaşlı nüfus için yeni ürünlere ihtiyaç duyulacak. İnsanlar yemek hazırlamak için çok fazla zaman harcamak istemiyor. Bu nedenle dondurulmuş gıdalar gibi hızlı tüketilen gıdalara talep artıyor. Bu trendleri takip eden, yenilikçi ve sürdürülebilir gıdalar üreten firmalar ayakta kalacak. Geleceğe hazırlanamayan şirketler ise büyük olasılıkla kapısına kilit vuracak.

“DEVLETİN DESTEĞİ ŞART”
Değirmencilik sektörümüzde bu kadar başarı hikayesi varken bizler bu trendlerin dışında kalamayız. Ama bu başarılarımızı sürdürebilmemiz için de devletimizin de ekonomik anlamda bizim yanımızda olması gerekiyor. Çünkü yukarıda sıraladığım alanlarda üretim yapmak için çok ciddi Ar-Ge ve Ür-Ge gerekiyor. Bizlerin ekonomik yapısı, devrim niteliğindeki bu altyapı yatırımlarını gerçekleştirebilecek imkana sahip değil. Bunlar için düşük finansman kaynaklarına ihtiyacımız olacak. Bu noktada devletimiz desteğini almalıyız ki dünyadaki bu söz konusu trendleri ıskalamayalım. Bu süreci Türkiye olarak, gelişmiş ülkelerin de bir adım önünde götürmemiz gerekiyor. 

Türkiye un sanayicisi, dünya pazarlarındaki yerini kolay kolay elde etmedi. Başta lojistik olmak üzere pek çok problemin yaşandığı pandemi sürecinde bile biz bu pazarları bırakmadık. Un ile girdiğimiz bu pazarları, daha sonra pek çok ürünle destekleyebiliyoruz. Bugün 8 milyar nüfusa ulaşan dünyada, her bir aileye bir kilo un teslim edebilsek zaten Türkiye’nin cari açık diye bir konusu kalmaz. Bundan dolayı ‘un’ deyip geçmemek gerekiyor. Bu ürünü az ya da çok herkes tüketiyor. Herkese dokunuyoruz ve bunu devam ettirmemiz gerekiyor. Onun için de bu konuda devletimizden destek talebimiz var.

KKTC’deki TUSAF Kongresi’ne rekor katılım vardı. Oturumlara ilgi büyüktü. Bize kısaca kongre izlenimlerinizi de aktırır mısınız?
Bu tür organizasyonlar, sektör paydaşları ve kamunun bir araya gelerek sektörün sorunlarının dile getirilip çözüm önerilerinin sunulması adına büyük önem taşıyor. Bu anlamda Girne’deki etkinliğimiz başarılı geçtiğini düşünüyorum. Bunun için de ben ve yönetim kurulum çok büyük bir emek ortaya koyduk. Rekor katılım, bize sektörde sağladığımız birlikteliğin gücünü gösteriyor. 

Kongrenin uluslararası nitelikte olması da bu etkinliğin önemini daha da artırıyor. Burada amacımız, TUSAF kongrelerinin tüm dünyada tahılın, buğdayın ve unun konuşulduğu küresel bir platform olması. Seçtiğimiz temalar, oturumlar ve katılımcılar da bu hedefimizle örtüşüyor. 

Bu kongrede çok daha fazla genç katılımcı geldiğini gözlemledim. Hatta birçoğu aileleriyle gelmiş. Bu tablodan çok mutlu oldum. Oturumlara ve çalıştaylara ilgi de yoğundu. Bu da bir beni sevindiren bir diğer husus oldu. Sunumların interaktif olması, izleyicilerin ilgisi, heyecanımızı daha da artırdı. Gelecek yıl için çıtamızı yükseltmiş olduk. Seneye yapacağımız kongrenin bundan daha başarılı geçeceğinden şüphem yok.

Buradan sizler aracılığıyla tüm TUSAF ailesine bir kez daha teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Bize çok destek oluyorlar ve hep bizimle beraberler. Bu güzel organizasyonumuzu gerçekleştirmemizi sağlayan değerli sponsorlarımıza da teşekkür ediyorum.
Röportaj Kategorisindeki Yazılar
02 Nisan 20198 dk okuma

“Tahılda Karadeniz ülkelerinin hâkimiyeti hava şartları ve siyasete bağlı”

Jaine Chisholm Caunt, Gafta: “Karadeniz havzasında yer alan ülkelerin dünya piyasalarında tahıl ted...

12 Aralık 20245 dk okuma

Ukraynalı değirmenciler savaşın kıskacında ayakta kalma mücadelesi veriyor

Savaş ve ekonomik istikrarsızlık karşısında, Ukrayna’nın tarım sektörü ciddi zorluklarla karşı karşıya.