BLOG

Tahıl ticaretinde Küresel Güney’in yükselen rolü

05 Haziran 20268 dk okuma

Tim Worledge
Tahıl Piyasaları Danışmanı
tim@theuc.co.uk


Eski düzen çatırdıyor; tahıl ticaretinin ağırlık merkezi değişiyor. Karadeniz’de savaş, Batı’da korumacılık ve küresel tedarik zincirlerindeki kırılganlık, Küresel Güney’e beklenmedik bir fırsat penceresi açıyor. Ancak bu fırsat kendiliğinden başarıya dönüşmeyecek. Altyapı, finansman, risk yönetimi, teknoloji ve ortak standartlarda kapasite inşa edemeyenler, bu yeni dönemi şekillendirmek yerine yalnızca ona uyum sağlamaya çalışacak.

Fırsatların iyi hazırlanmış planları ödüllendirdiği bir yüzyıl hayal edin. Kader diyebileceğimiz bir gücün, ivmenin kesintisiz biçimde büyümesine izin verdiği bir dünya… Böyle bir dünyada Küresel Güney’in yükselişi döneme damgasını vururdu. Ama içinde bulunduğumuz dünya böyle bir dünya değil.

Tarım piyasalarında, özellikle de tahıl ticaretinde, gelişmiş dünyanın yaşadığı kırılma artık teorik bir tartışma konusu değil. Mevcut tedarikçilerle ilişkiler ve tedarik zincirinin kritik halkaları giderek daha kırılgan hale geliyor. Fiyat yönü ve temel piyasa dinamiklerine ilişkin belirsizlik yaygınlaşıyor. Veri, giderek daha fazla bir güç unsuruna dönüşüyor; fiyat sinyalleri de bu sürecin parçası haline geliyor.

Batılı güçler, bir ölçüde kendi tetikledikleri krizlerin birleşimiyle karşı karşıya. Hisse senedi piyasaları güven hissi verebilir; ancak fiziki ticaret çok daha kırılgan görünüyor. ABD ani tarifelere, tek taraflı baskı araçlarına ve askeri hamlelere yöneliyor. Avrupa, temel uluslararası ilişkileri yıpranırken düzenleme ihracını dış politikasının merkezine yerleştiriyor. Rusya’nın savaş ekonomisi ise enerji ve tahıl akışlarını yeniden şekillendiriyor; Moskova, sektörü daha fazla kontrol altına almak için millileştirme adımları atıyor.

Bu gelişmeler hakkında ne düşündüğünüzden bağımsız olarak, modern tarihte yerleşik bir düzenin kendi güç tabanını koruyan temel pozisyonlardan vazgeçmeye bu kadar istekli göründüğü dönemler nadirdir.

Normal koşullarda bu tablo, ekonomik büyümesi artık G7 ülkelerini geride bırakan Küresel Güney’in ivmesini desteklerdi. Bu dağınık ama giderek daha etkili grup; ihracat gücü olarak Brezilya ve Arjantin’i, kritik talep merkezleri olarak Orta Doğu ve Kuzey Afrika’yı, tüketimde giderek daha baskın hale gelen Asya’yı kapsıyor. Ancak bu an aynı zamanda ciddi risklerle yüklü. Dayanıklılık inşa etme fırsatı kalıcı olmayabilir.

KARADENİZ BİR KIRILMA HATTI HALİNE GELDİ

Karadeniz bunun en açık örneklerinden biri. Uzun yıllar boyunca Orta Doğu ve Kuzey Afrika tahıl talebi için kilit bir orijin olan bölge, zaman içinde Asya ve Sahra Altı Afrika pazarlarına doğru da erişimini genişletti. Ancak savaş bu tabloyu karmaşık hale getirdi.

Doğal kaynaklara erişimin bir pazarlık aracı olarak kullanılması, çatışmalar karşısında yaptırımların ve tarifelerin devreye girmesi, tedarik zincirindeki kırılganlıkların açığa çıkması, çeşitlendirme ihtiyacını daha görünür hale getirdi. Ancak bir değirmenci açısından hayatın pratik gerçeği şudur: Her buğday her iş için uygun değildir. Tahıl tedarik seçeneklerini genişletmek arzu edilen bir hedeftir; fakat her zaman pratikte uygulanabilir değildir.

Rus buğday ihracatı ortadan kalkmadı; Avrupa gibi bazı geleneksel destinasyonlardan çekilirken, Mısır başta olmak üzere daha geniş bir pazar tabanına yeniden dağıldı. Buna karşın Mısır, merkezi bir alıcı olarak konumunu daha da güçlendirdi. Bu durum, Karadeniz kaynaklı arzın küresel ticaretteki rolünü kaybetmediğini, ancak yönünün ve alıcı profilinin değiştiğini gösteriyor. 


ORTA DOĞU VE KUZEY AFRİKA’NIN FİYAT OLUŞUMUNDA ARTAN ROLÜ

İhracat rakamları, bir yönüyle kilit tahıl ithalat pazarlarında yaşanan dönüşümü de yansıtıyor. Lojistik ve depolama yatırımları, liman genişlemeleri ve işleme kapasitesindeki artış; geçmişte ‘fiyat alıcısı’ olarak görülen bir bölgeyi giderek fiyat oluşumunda daha etkili bir oyuncuya dönüştürdü.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika, yön değiştiren Karadeniz kaynaklı arzı yalnızca karşılayan bir pazar olmakla kalmadı; bu yeni ticaret düzenine uyum sağlayarak daha merkezi, daha stratejik ve ticaret rotalarını şekillendiren daha etkili bir aktöre dönüştü. Karadeniz küresel tahıl piyasalarında bir kırılma hattı haline geldiyse, Orta Doğu ve Kuzey Afrika da bu hattın en önemli sabitleyici noktalarından biri olarak öne çıktı.

Mısır, Rus buğdayının en büyük ve en istikrarlı alıcısı konumunu pekiştirdi. Büyük ve fiyat duyarlılığı yüksek alıcılar, yalnızca ölçekleri sayesinde bile piyasa üzerinde etki yaratır. Parçalı bir sistemde bu etkinin gücü daha da belirgin hale gelir.

ALICILAR DAHA ESNEK AKTÖRLERE DÖNÜŞÜYOR

Değişen şey, bölgenin ithalata bağımlılığı değil; bu bağımlılığın nasıl yönetildiğidir. Alım davranışları daha taktiksel hale gelirken, depolama ve lojistik yatırımları daha stratejik planlamanın zeminini hazırlıyor.

Bu durum daha kısa stoklama dönemlerine, orijin seçiminde daha fazla esnekliğe ve fiyatlar değiştikçe hızlı hareket etme kabiliyetine imkân veriyor. Tedarik zincirlerinin baskı altında olduğu, bilginin giderek daha fazla tartışmalı hale geldiği bir piyasada alıcının rolü artık pasif değil. Alıcı uyum sağlayan, gerektiğinde de belirleyici bir aktör haline geliyor. Bölgesel düzeyde standart ticari şartlar ve spesifikasyonlar üzerinde sağlanacak uzlaşma, verimliliği daha da artırabilir.

Bu dönüşümün temelinde yatırım var. Bölge genelinde hükümetler ve özel sektör kuruluşları depolama kapasitesini genişletti, lojistik altyapıyı güçlendirdi ve alım ile dağıtım üzerindeki kurumsal kontrolü artırdı.

Mısır’da ilave silo kapasitesi ve Süveyş Kanalı bölgesinde bölgesel bir tahıl merkezi kurma planları, hem tedarik riskini hem de fiyat oynaklığını yönetmeye dönük bilinçli bir çabayı yansıtıyor. Suudi Arabistan’da ise model daha sistematik ilerliyor; devlet destekli kuruluşlar alım, depolama ve tedarik zincirlerini büyük ölçekli biçimde yönetiyor.

Bölgedeki bu yatırımların önemli bir bölümü, piyasalarda son yıllarda yaşanan büyük bozulmalardan önce başlatılmıştı. Ancak volatilite arttıkça, depolama, lojistik ve tedarik zinciri altyapısına yapılan bu yatırımların önemi daha da belirgin hale geldi. Üstelik bu yatırımlar giderek daha fazla yerel kaynaklarla finanse ediliyor ve yönlendiriliyor. Sonuçta bölge, yapısal olarak ithalata bağımlı kalmaya devam ediyor; ancak bu bağımlılığı artık kendi koşullarıyla yönetme kapasitesini güçlendiriyor.

Bu ayrım önemlidir. Talep artık yalnızca piyasadaki değişimleri karşılayan bir unsur değil; ticaret akışlarının ve piyasa dengelerinin şekillenmesinde aktif rol oynayan bir güç haline geliyor. Fiziki ticaret bu yeni dengeye uyum sağlamaya başladı; ancak bu ticaretin altında yer alan sistemler aynı hızda dönüşmedi.

Fiziki kaymanın arkasında uluslararası ve bölgesel yatırımcılardan gelen önemli sermaye akışı bulunuyor. Sermaye, ihtiyaç duyulan projelere yöneliyor. Ancak uluslararası ticaretin büyük bölümü hâlâ ABD doları üzerine kurulu. Dolar bazlı ticaretin sona ermesini savunan sesler var; fakat çoğu durumda bu sesler de oyunda çıkarı olan aktörlerden geliyor.

Liderlerin giderek daha açık biçimde milliyetçi pozisyonlara yöneldiği bir dünyada, bir finansal hegemonyayı başka bir hegemonyayla değiştirmek yalnızca birincil fayda sağlayıcının değişmesi anlamına gelir.

Bu nedenle pragmatizm ve esneklik temel önemdedir. Hedef, dolardan tamamen kaçmak değil, herhangi bir tekil sisteme bağımlılığı azaltmaktır. Bu süreçten en fazla faydayı sağlayacak olanlar, sistemin tamamen dışına çıkanlar değil; sistemin içinde kendi koşullarıyla hareket etmeyi öğrenenler olacaktır.

Finansal güçle doğrudan bağlantılı bir diğer unsur da bağımsız risk yönetimidir. ABD doları uluslararası ticarette ne kadar belirleyiciyse, risk yönetimi de büyük ölçüde ABD mısır, buğday ve soya fasulyesi temelleri üzerine kurulu vadeli piyasalara bağlı kalmaya devam ediyor.

Brezilya’daki B3, Çin’deki Dalian Emtia Borsası ve Hindistan’daki NCDEX gibi bölgesel borsalar yerel alternatifler sunsa da, likidite bakımından CME/CBOT gibi büyük uluslararası gösterge piyasaların gerisinde kalıyor.

Buradaki zorluk yalnızca yeni platformlar kurmak değildir. Asıl mesele, etkili bir risk yönetim sisteminin temelini oluşturan likiditeyi ve güveni inşa etmektir. Bu bir gecede tasarlanıp hayata geçirilebilecek bir süreç değildir. Bu geçişi destekleme sorumluluğu sektörün üzerindedir: hükümetlerle etkileşim kurmak, finansal katılımı teşvik etmek ve en önemlisi piyasa katılımcılarını risk yönetiminin dayanıklılık inşasındaki rolü konusunda eğitmek gerekir.

YALNIZCA ALTYAPI DEĞİL, SİSTEM KAPASİTESİ DE GEREKİYOR

Ticaret altyapısı, veri sistemleri ve piyasa istihbaratı da hâlâ az sayıda küresel merkezde yoğunlaşmış durumda. Fiyat keşfi ve kalite göstergeleri için de benzer bir tablo söz konusu; bu alanlar ağırlıklı olarak ABD ve Avrupa merkezli borsaları besleyen yerleşik sistemlere dayanıyor. Bunlar yapısal kısıtlardır. Bunları aşmak yalnızca fiziki altyapıya yatırım yapmakla mümkün değildir; tüm sistem boyunca kurumsal ve teknik kapasite oluşturmayı gerektirir.

Her durumda, sistemi baştan sona yeniden icat etmek ne pratik ne de tavsiye edilebilir bir yaklaşımdır. Uluslararası ticaretin taşıyıcı unsurlarının desteklenmesi gerekir. Tahkim, sözleşme hukuku ve kalite güvencesi altyapısı da çoğunlukla yerleşik yargı bölgelerine dayanır. Ancak hükümetler, bölgesel çözümleri desteklemek için daha fazlasını yapabilir.

KÜRESEL GÜNEY İÇİN DAYANIKLILIK FORMÜLÜ

Teknolojik inovasyon da dayanıklılığı artıracaktır. Hassas tarımı, verim izlemeyi ve yapay zekâ destekli satın alma süreçlerini destekleyen araçlar şimdiden sonuç üretmeye başladı. Ancak somut adımlar atılması gerekiyor.

Brezilya’nın Embrapa kurumu ve Hindistan’ın Central Food Technological Research Institute’u —özellikle International School of Milling— tarım teknolojisine yönelik kurumsal bağlılığın büyük ölçekte neler başarabileceğini gösteriyor. Daha az kimyasal girdiye ihtiyaç duyan, özellikle kuraklığa dayanıklı türler başta olmak üzere gen düzenleme teknolojilerinin ciddi biçimde yeniden değerlendirilmesi, aynı anda birçok baskıyı hafifletebilir ve bu tartışmada yer almayı hak eder.

Küresel Güney ülkeleri arasında işbirliği, ortak gıda standartlarının ve ithalat için uyumlu gerekliliklerin geliştirilmesini mümkün kılabilir.

Fırsatların da bakım ve yönetime ihtiyacı vardır. Piyasa güçleri tek başına yeterli olmayacaktır; değişimin tam potansiyeline ulaşması koordinasyon gerektirir. Bu da çiftçilerin, sanayinin ve hükümetlerin eşgüdüm içinde çalışmasını; aynı zamanda içe dönük korumacı kararların kısa vadeli istikrarı, uzun vadeli yapısal verimliliklerin önüne koyabileceğini kabul etmeyi gerektirir.

Birleşmiş Milletler tahminlerine göre Küresel Güney bugün dünya üretiminin yüzde 40’ını, mal ticaretinin neredeyse yarısını ve yatırım girişlerinin yarısından fazlasını oluşturuyor. Ancak bölge aynı zamanda iklim değişikliğinin en ön cephesinde yer alıyor; özellikle Afrika ve Latin Amerika bu açıdan daha kırılgan. Dünya nüfusunun yüzde 85’ine ev sahipliği yapan Küresel Güney için tahıl ticareti ikincil bir mesele değildir; aksine bu yeni dönemin kendini kanıtlayacağı ana zemindir.

Avrupa, Rusya ve ABD’nin hataları bir fırsat penceresi yaratıyor. Ancak bu fırsatın değerlendirilmesi kaçınılmaz değildir ve önümüzdeki yol belirsizliklerle doludur. Eski düzenin kırılganlığını açığa çıkaran aynı kopuş, yeni bir şeyin kök salması için gerekli koşulları da yaratmıştır.

Başarı kadere ya da bir sonraki şoka bağlı olmayacak. Asıl belirleyici olan, bu şokların arasındaki dönemlerde neyin inşa edildiğidir. Küresel Güney ivmeye, kaynaklara ve giderek daha fazla kurumsal mimariye sahip. Önümüzdeki on yılı tanımlayacak soru ise şudur: Bu fırsatı kullanacak iradeye sahip mi?

Kapak Dosyası Kategorisindeki Yazılar
04 Aralık 202315 dk okuma

Volatil tahıl piyasalarında risk yönetimi

25 Ocak 20222 dk okuma

Merhaba 2022!