BLOG

Türkiye buğdayda dönüşüm dönemine giriyor: 2040 hedefi 30 milyon ton

28 Ocak 202615 dk okuma

“Hububat, yalnızca bir tarım ürünü değil; gıda güvenliği, ekonomik istikrar ve stratejik bağımsızlığın temelidir. Türkiye’de buğday üretiminin artırılması, ekonomik bir hedef olmanın ötesinde, ulusal gıda güvenliği, stratejik bağımsızlık ve kırsal kalkınma açısından hayati bir öneme sahiptir. Bu nedenle “buğday üretimini neden artırmalıyız?” sorusu, yalnızca tarımsal bir konu değil; aynı zamanda ekonomik, sosyal, politik, milli güvenlik ve ekolojik bir strateji meselesidir.”

Yaşar Serpi
UHK Yönetim Kurulu Başkanı

Hububat, yalnızca tarımsal üretimin değil; gıda güvenliğinin, ekonomik istikrarın ve ülkelerin stratejik bağımsızlığının temel yapı taşlarından biri olarak öne çıkıyor. Küresel iklim değişikliği, artan jeopolitik riskler, tedarik zincirlerindeki kırılmalar ve tarım politikalarında yaşanan dönüşüm, hububat piyasalarını her zamankinden daha kırılgan ve aynı zamanda daha stratejik hale getiriyor.

Türkiye açısından bakıldığında ise hububat; güçlü üretim altyapısı, işleme sanayisi ve ihracat kapasitesiyle yalnızca iç talebin karşılanması değil, bölgesel ve küresel dengelerde söz sahibi olma potansiyelini de içinde barındırıyor. Ancak bu potansiyelin sürdürülebilir şekilde hayata geçirilebilmesi; üretimde istikrarın sağlanması, iklim risklerine dayanıklı bir yapı kurulması, verimlilik ve kalite odaklı politikaların hayata geçirilmesiyle mümkün görünüyor.

Bu çerçevede Ulusal Hububat Konseyi (UHK) Yönetim Kurulu Başkanı Yaşar Serpi ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide; Türkiye hububat sektörünün mevcut durumu, arz-talep dengesi, rekolte beklentileri ve küresel piyasalardaki gelişmeler tüm boyutlarıyla ele alınıyor. Serpi, hem Konsey Başkanı kimliği hem de sanayici perspektifiyle; üretimden ticarete, fiyat oluşumundan sürdürülebilirlik ve stratejik stok yönetimine uzanan geniş bir çerçevede dikkat çekici değerlendirmelerde bulunuyor.

Bu kapsamlı röportajda; buğday üretiminin neden yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda milli bir strateji meselesi olduğu, iklim değişikliği ve jeopolitik risklerin hububat piyasalarını nasıl yeniden şekillendirdiği ve Türkiye’nin bu küresel tabloda nasıl bir pozisyon alması gerektiği net bir şekilde ortaya konuluyor. 


Sayın Yaşar Serpi, öncelikle röportaj talebimizi kabul ettiğiniz ve bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Bize kendiniz ve UHK’nın çalışmaları hakkında bilgi verebilir misiniz?

Ulusal Hububat Konseyi, Tarım Kanunu çerçevesinde 2010 yılında kurulmuş, üreticiden sanayiciye, üniversitelerden kamu kurumlarına kadar sektörün tüm paydaşlarını bir araya getiren tüzel bir yapıdır. Bugün 185 üyeye sahip olan Konsey, Ankara merkezli olarak faaliyet göstermektedir.

UHK’nin temel misyonu; hububatın ekim aşamasından nihai ürün olarak tüketime ve ticarete uzanan tüm zincirde politika yapım süreçlerine katkı sağlamaktır. Piyasa koşulları, iklim riskleri ve uluslararası gelişmeler doğrultusunda sektöre yol gösterici analizler üretmek, veriye dayalı raporlar hazırlamak ve ortak bir stratejik bakış açısı oluşturmak temel çalışma alanlarımız arasındadır

Bu çerçevede yalnızca masa başında rapor üreten bir yapı değiliz. Türkiye genelinde 17 merkezde sektör toplantıları gerçekleştirdik.  Son 3 sezondur da Bakan düzeyinde katılımlarla Hasat Öncesi Kongreler düzenlenmiştir. Bilim Kurulumuz tarafından hazırlanan buğday, arpa, çeltik, tritikale, yulaf ve çavdar raporları sektörde referans niteliği taşıyan yayınlar haline geldi. Ayrıca yıl içerisinde düzenli olarak bitki gelişimi ve rekolte öngörü raporları yayımlıyor, mevzuat düzenlemelerine ilişkin görüş ve önerilerimizi kamuoyu ile paylaşıyoruz.


Türkiye’de Hububat Arz Talep Dengesi Bugün Nasıl Bir Noktada? Rekolte Tahminleri ile Sahadaki Tablo Örtüşüyor mu?

Türkiye’de hububat arz talep dengesi genel anlamda dengeli diyebiliriz. Yıllık ortalama 20 MT Buğday, 8 MT Arpa ve 8,5 MT Mısır üretmekteyiz. Dönemsel olarak bazı ürünlerde yıllık değişkenlik gösterebilmektedir. Örneğin geçtiğimiz sezonun kurak geçmesiyle buğday ve arpa ihtiyacımız artmış, önceki sezondan TMO’nun elinde kuvvetli stokların olmasıyla fazla bir ithalat yapılmamıştır. 

Ülkemiz 2024/25 hasat sezonunda maalesef kuraklığın etkisinde kaldı. 2024/25 üretim sezonunda ülkemizde hububat üretimi %12,3 azalarak 34,2 milyon civarında gerçekleşti. Önceki sezona göre, buğday üretimi %13,7 azalarak 17,9 milyon ton, arpa üretimi %25,9 azalarak 6 milyon ton, çavdar üretimi %20,9 azalarak 203 bin ton, yulaf üretimi %26,3 azalarak 288 bin ton civarında gerçekleşti. Mısır üretimi ise %5 artarak 8,6 milyon ton civarında gerçekleşti.

Bakanlığımız ilk raporunu revize ederek 24 Ekim 2025 tarihinde yayınladığı Bitkisel Üretim 2025 Yılı 2.Tahmin raporunda da bizim rekolte tahminlerimiz teyit edilmiş oldu. Bizim raporlarımız ve Bakanlığımızın son raporunu baz alırsak sahadaki tablo ile genel anlamda örtüşüyor diyebiliriz.

Bu üretim miktarı kısa vadede iç tüketimi karşılayabilecek düzeyde olmakla birlikte, Türkiye’nin potansiyeli ve stratejik konumu dikkate alındığında yeterli değildir. Burada kritik olan yalnızca toplam üretim miktarı değil, üretimin istikrarı, kalite sürekliliği ve iklim koşullarına karşı dayanıklılığıdır. UHK olarak temel yaklaşımımız, ekim alanlarını artırmanın yanında birim alandan daha yüksek ve kaliteli verim elde edilmesine odaklanmaktır.

Hem Ulusal Hububat Konseyi Başkanı hem de sanayici kimliğinizle sektöre çok yönlü bakıyorsunuz. 2025’i hububat açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? 

2025 yılı hububat sektörü açısından çok boyutlu risklerin aynı anda yaşandığı, ancak aynı zamanda sektörün dayanıklılığının da test edildiği bir yıl olmuştur. İklim değişikliğine bağlı kuraklık, artan girdi maliyetleri ve küresel piyasalardaki dalgalanmalar üretim tarafında baskı oluştururken; üreticimizin tecrübesi, sanayimizin tedarik esnekliği ve kamu kurumlarıyla kurulan koordinasyon sayesinde arz güvenliği korunmuştur. UHK olarak bu yılı, mevcut üretim modelimizin sınırlarını net biçimde gösteren ve yapısal dönüşüm ihtiyacını açık şekilde ortaya koyan bir eşik yılı olarak değerlendiriyoruz.

Türkiye’nin tarım, gıda ve içecek ihracatı Ocak-Kasım 2025 döneminde 2024’ün aynı dönemine kıyasla yüzde 1,02 azalarak 24,79 milyar dolara düşmüştür. Aynı dönemde sektörün ithalatı ise yüzde 22,83 artışla 20,52 milyar dolara yükselmiş, tarım sektörü bu dönemde 4,27 milyar dolarlık dış ticaret fazlası verirken, birim ihracat değeri yüzde 8,8 artarak ton başına 1.422 dolara çıkmıştır.

Türkiye, 2025 yılını yaklaşık 4 milyon ton buğday ve mamul maddenin buğday karşılığı dahil ithalata karşılık 6,4 milyon ton buğday karşılığı mamul madde ihracat gerçekleşmiş, ithalata ödenen 1,14 milyar dolar karşılığı 3,5 milyar dolarlık ihracat geliri elde etmiştir. 

Ancak burada altını çizmemiz gereken önemli bir husus var: üretimin miktar olarak iç tüketimi karşılaması tek başına yeterli değildir. Asıl mesele; üretimde istikrarın sağlanması, kalite sürekliliğinin korunması ve iklim değişikliğine karşı dayanıklı bir üretim yapısının oluşturulmasıdır.


Buğday üretimini neden artırmalıyız?

Buğday üretiminin artırılması; ekonomik bir hedef olmanın ötesinde, ulusal gıda güvenliği, stratejik bağımsızlık ve kırsal kalkınma açısından hayati bir öneme sahiptir. Bu nedenle “buğday üretimini neden artırmalıyız?” sorusu, yalnızca tarımsal bir konu değil; aynı zamanda ekonomik, sosyal, politik, milli güvenlik ve ekolojik bir strateji meselesidir.

1990’lardan bu yana Türkiye’de buğday ekim alanlarının daralmasında ekonomik koşullar belirleyici olmuştur. 20 yıl önce 9 milyon hektar olan buğday ekim alanı 6,8 milyon hektara kadara inmişti. Bugün için 7- 7,5 milyon hektar arasındadır.  Ekim alanlarının azalması, modern tarım teklikleriyle verimin artmasıyla birlikte pek hissedilmedi. Ekim alanlarının azalmasına rağmen yıllık buğday üretimimiz 15 milyon tonlardan 20 milyon tonlara geldi. Fakat artan nüfusumuzla birlikte ihtiyacımız da arttı. Son yıllarda Tarım ve Orman Bakanlığımızın güçlü ve stratejik politika destekleri ile TMO’nun özellikle buğday için uyguladığı fiyat düzenleyici politikaları üretim alanlarında artışla birlikte, ulusal buğday üretiminin ve ticaretinin güçlenmesini sağlamıştır.

Dekarda ortalama 270 kilogram verim ile dünya ortalamasının üzerinde olmamıza rağmen, gelişmiş ülkelerin biraz altındayız. Burada elbette iklim ve yağış da önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu açıdan bizim, tarımın iklim şartlarına bağımlılığının azaltılmamız gerekiyor.  Türkiye’de halen yaklaşık 4 milyon hektar alan nadasa bırakılmaktadır. Bunun en büyük nedeni de ‘Su’ yetersizliğidir. Belli ilkeler çerçevesinde havzalar arasında su transferinin yapılması gerekir. Ayrıca mevcut sulanan alanlarda sulama sistemlerinin modernizasyonu yapılmalıdır. Ayrıca, hükümetimizin boş arazilerin kiralanması yönündeki almış olduğu karar gereği, bu arazilerin üretime kazandırılması da tarım sektörü açısından son derece önemsiyor ve destekliyoruz.

Münavebe sistemlerinin yaygınlaştırılması, kuraklığa dayanıklı ve erken olgunlaşan buğday çeşitlerinin kullanımı hem toprak verimliliğini koruyacak hem de üretim süresini kısaltarak nadas alanlarını azaltacaktır. Ayrıca toprak analizine dayalı gübreleme, dijital tarım uygulamaları ve uydu destekli ürün planlaması le bu alanlarda sürdürülebilir üretim sağlanabilir.

BUĞDAYDA DÖNÜŞÜM DÖNEMİ 

Son 15 yılda Türkiye’nin hububat üretiminde; yıllık ortalama yüzde 3-5 üretim volatilitesi, buğday üretiminde 18-22 milyon ton aralığı, kuraklık yıllarında yüzde 15-20 düşüş dalgalanmaları yaşanmıştır. Aynı şekilde, tarımsal üretimde istikrarlı bir seyir izlemiş olmakla birlikte, verimlilik artışı hedeflerine ulaşmakta zorlanmıştır. GAP ve diğer sulama projelerinin katkısı ve desteklerle gözle görülür düzeyde fayda sağlanarak; sulanan alanda yüzde 25 verim artışı, teknoloji adaptasyonunda yüzde 40 artış, modern ekipman kullanımında yüzde 60 artış yakalanmıştır. Ayrıca, Tarım ve Orman Bakanlığımızın 28 Ağustos 2024 tarihinde yayınladığı ‘8859 Sayılı Bitkisel Üretimde Yeni Destekleme Modeli ve Üretim Planlaması’ ile ‘Sözleşmeli Üretim Modeli’ yeni bir dönemin başladığını göstermesi açısından değerli bir gelişme olmuştur.

Türkiye’nin hektar başına verimi 2,6 ton düzeyinde olup, global ortalamanın üzerindedir ancak AB standartlarına ulaşmak için yüzde 40 iyileştirme potansiyeli bulunmaktadır. Bu artış, mevcut arazilerde üretimi önemli ölçüde artırabilir.  Buğday üretimimiz açısından; 2015-20 yıllarını Stabilizasyon Dönemi, 2021-25 yıllarını Büyüme Dönemi, 2026-30 periyodunu ise ortalama 25-28 milyon ton vizyonu ile Dönüşüm Dönemi olarak görmekteyiz. Bu çerçevede önce yüz milyon nüfusumuzu beslemek daha sonra un, makarna, bulgur gibi hammaddesi buğday olan ürünlerinin ihracatında gerekli olan hammaddeyi mümkün olduğunca yerli kaynaklardan sağlamak üzerine oluşturulacak politika öncelikleri: havza bazlı dinamik üretim planlaması, verim bazlı destekleme, karbon-nötr üretim modelleri, dijital tarım altyapısı, Ar-Ge ve ıslah merkezli yaklaşımlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu stratejilerin uygulanması ile 2040 yılında Türkiye, 30 milyon ton buğday üretimi ve 15 milyon ton buğday eş değer mamul madde ihracatı karşılığı 8 milyar dolar ihracat geliri elde etmek içten bile değildir.

UN FİYATLARININ KÜRESEL TRENDDEN AYRIŞMASI MÜMKÜN DEĞİL 

Un piyasalarında son dönemde yaşanan fiyat dalgalanmaları daha çok iç dinamikler mi? yoksa küresel hububat piyasaları mı belirliyor?

Un piyasalarında fiyat oluşumu ağırlıklı olarak küresel hububat piyasalarındaki gelişmeler tarafından belirlenmektedir. Bunun temel nedeni, buğdayın uluslararası emtia niteliği, fiyatlamanın Şikago (CBOT) ve Paris (MATIF) gibi borsalarda oluşması, küresel arz-talep şoklarının hızlı yansıması ve yurt içi sanayinin büyük ölçüde ithalat fiyatlarını içeriye taşımasıdır.

Bununla birlikte, ülke içi enflasyon, döviz kuru, işçilik ve lojistik/enerji maliyetleri gibi iç dinamikler de fiyat hareketlerinin şiddetini ve hızını artıran veya azaltan önemli tamamlayıcı faktörlerdir.

TMO müdahale alım ve satış fiyatları iç piyasayı dengelemeye çalışsa da: Küresel fiyat belirgin şekilde yükseldiğinde, ithal buğday maliyetleri TL bazında arttığında yurt içi un fiyatlarının küresel trendden ayrışması yapısal olarak mümkün değildir. Müdahaleler sadece geçici stabilizasyon sağlar.

Küresel arz fazlası ya da üretim artışı olsa bile, Türkiye gibi ithalat ve ihracat yapan ülkelerde kur, vergi, lojistik gibi yerel dinamikler fiyat üzerinde baskın olabiliyor. Uluslararası piyasada iklim şartlarına rağmen hububat üretimi rekor kırıyor. Arzın fazla olması fiyatları baskılıyor, hatta dönemsel olarak düşürüyor bile. Küresel hububat fiyat endeksi ve uluslararası piyasalardaki değişimler (arz-talep, stok durumu, uluslararası ticaret vb.) baskıyı biraz hafifletti; ancak iç kur, navlun, lojistik gibi maliyet artışları TL bazında fiyatları biraz yukarı çekmekle birlikte, un fiyatındaki artış sürekli olmadı, hammadde fiyatındaki artışa paralel hatta onun gerisinde gerçekleşti.

UN İHRACATI YÜZDE 22 DARALDI

2025 yılında Türkiye 2,35 milyon ton un ihracatı karşılığı 874 milyon dolar ihracat geliri elde etmiştir. Bu rakam önceki yıla kıyasla %22 daralma demek ki; bu da iç arz-talep dönemlerinde fiyat hassasiyetini artırıyor. Küresel fiyat endeksi ve uluslararası tedarik koşulları bir “arka plan” sunuyor. Ancak, Türkiye özelinde kur volatilitesi, TMO alım fiyatları, üretim maliyetleri ve iç talep-arz dengesi fiyatların yönünü büyük ölçüde belirliyor.

Bu nedenle, un piyasasında sürdürülebilir istikrar açısından yalnızca dış faktörleri izlemek yeterli değil; yerel tarım politikaları, kur dengesi, üreticilere verilen destekler ve iç arz-talep dengesi de göz önünde bulundurulmalıdır.

REKABETTE KALİTE VE FİYAT FARKI

2025 yılı un sanayicileri açısından hammadde temini, kalite sürekliliği ve maliyet yönetiminin öne çıktığı bir yıl olmuştur. İç piyasada kalite, dış piyasada ise fiyat rekabeti belirleyici olmuştur. Buna rağmen sektör, esnek tedarik yapısı ve ihracat refleksiyle süreci yönetmeyi başarmıştır.

Un sanayi özelinde baktığımızda, 2026’da sektörü bekleyen en büyük risk küresel belirsizlikler ve fiyat oynaklığıdır. En büyük fırsat ise Türkiye’nin lojistik avantajı ve üretim kapasitesiyle bölgesel bir un merkezi olma potansiyelini güçlendirmesidir. Türk un sanayicisi 2025 yılındaki ihracat daralmasına karşın, pazarını korumuş ve domine etmiştir. Bu durum, 2026 yılı ve gelecek yıllar için yeni bir ihracat başarı hikayesinin anahtarı olacaktır.

Jeopolitik riskler kısa vadede belirsizlik yaratsa da Türkiye için güvenilir tedarikçi olma fırsatı sunmaktadır. Türk un sanayisi artık yalnızca fiyatla değil, süreklilik ve güven unsurlarıyla da rekabet etmektedir.

Küresel piyasalarda fiyat oluşumu artık yalnızca arz-talep dengesiyle açıklanamamaktadır. Finansal hareketler, lojistik maliyetler ve jeopolitik riskler kalıcı hale gelmiştir. Türkiye’nin bu ortamda stratejik stok yönetimi ve öngörülebilir politikalarla denge kurması gerekmektedir.

Küresel iklim değişikliği ve jeopolitik riskler hububat piyasalarını nasıl etkiliyor?

Artan sıcaklıklar, özellikle buğday ve mısır gibi serin iklim seven ürünlerin verimini düşürüyor. Sıcaklıklarda bir derecelik artış buğday verimini %4-6, mısır verimini %7-10 oranında azaltıyor. Kuraklık, seller ve aşırı sıcak dalgaları üretim planlamasını zorlaştırıyor. Örneğin: Avrupa ve ABD’deki sıcak dalgaları buğday verimini azaltırken, Avustralya ve Arjantin’deki kuraklık global arzı sıkıştırıyor.

Sulama ihtiyacının artması çiftçilerin maliyetlerini yükseltiyor. Gübre kullanım planları, zararlı popülasyonları ve hastalık döngüleri değişiyor. Limanlar, depolama alanları ve nakliye hatları afetlerden zarar görebiliyor. Hasat dönemindeki ani yağışlar kalite kaybına sebep oluyor.

Buğday üretim kuşağı kuzeye kayıyor: Kanada, Rusya ve Kuzey Avrupa’nın önemi artıyor. Rusya–Ukrayna savaşı, dünya buğday ihracatının %25’ini etkilediği için piyasaları sert şekilde sarsıyor. Kızıldeniz ve Karadeniz’deki güvenlik sorunları navlun maliyetlerini artırıyor. Ülkeler iç piyasa enflasyonunu kontrol etmek için zaman zaman ihracat yasakları uyguluyor: Hindistan’ın pirinç ihracat yasağı, Rusya’nın tahıl vergileri, Arjantin’in mısır ve buğday ihracat kotaları gibi.

Jeopolitik gerginliklerin petrol ve doğal gaz fiyatlarını artırması, gübre (özellikle azotlu gübre), tarım makineleri, lojistik maliyetlerini yükseltiyor. ABD–Çin rekabeti gibi büyük güç çatışmaları tarım ticaretine yansıyor. Çin’in stoklama politikaları dünya fiyatlamasında büyük rol oynuyor; bazen fiyat “gerçek arz-talep” yerine “beklenti ve stok yönetimi” ile şekilleniyor.

Kuraklık nedeniyle azalan üretim, savaş nedeniyle kısıtlanan ihracat, fiyatlarda dengesizlik yaratıyor. Enerji krizleri + iklim kaynaklı üretim düşüşleri gıda enflasyonunu hızlandırıyor. Tedarik yollarının bozulması, riskleri + ekstrem hava olayları tedarik sürelerini uzatıyor, navlun fiyatlarını artırıyor.

Sonuç olarak; Fiyat oynaklığı artıyor. Eskiden 5–10 yıllık uzun döngüler varken, artık kısa süreli sert fiyat sıçramaları daha belirgin hale geliyor. Küresel hububat stokları kritik öneme sahip. Stok yapabilen ülkeler avantajlı; stok yönetimi stratejik silah hâline geldi. 

Ticaret rotası ve üretim merkezleri değişiyor. Karadeniz bölgesi hâlâ önemli ama riskli. Kuzey Amerika ve Avustralya tekrar önem kazanıyor. Afrika ve Orta Doğu’da ithalat bağımlılığı derinleşiyor.

Rusya, Ukrayna, AB ve ABD gibi büyük üretici ülkelerin rekolte politikaları ve ihracat kısıtlamaları küresel buğday fiyatlarında belirleyici olmaya devam ediyor. Önümüzdeki dönemde dünya buğday piyasalarında arz güvenliği mi yoksa fiyat istikrarı mı daha büyük bir risk başlığı olarak öne çıkacak? Türkiye bu küresel tabloda hangi stratejik pozisyonu almalı?

Bugünkü küresel tabloda iki risk başlığı birbirine bağlı; ancak önümüzdeki dönemde daha büyük ve daha yönetilemez risk “arz güvenliği” tarafında öne çıkma eğiliminde.


Neden?

İhracat kısıtlamaları, kota/vergi uygulamaları ve “iç piyasayı koruma” refleksi artık istisna değil, belirli dönemlerde “standart politika aracı” haline geldi.

İklim kaynaklı üretim dalgalanmaları (kuraklık, aşırı yağış, sıcaklık stresleri) rekoltede belirsizliği artırıyor.

Karadeniz havzası ve lojistik koridorlarında (sigorta, navlun, rota, liman kısıtları) yaşanan kırılmalar, fiziksel ürüne erişimi zorlaştırabiliyor.

Bu koşullarda fiyat istikrarı önemli ama fiyat dalgalanması çoğu zaman arz/erişim belirsizliğinin sonucu. Yani arz güvenliği zayıfladıkça fiyat istikrarı da bozuluyor.

Türkiye hangi stratejik pozisyonu almalı?

Türkiye’nin doğru stratejisi “arz güvenliği + rekabetçi sanayi” dengesini aynı anda kurmaktır. Bu da 4 eksenli bir pozisyon gerektirir:

1. Üretimde istikrarı artıran dönüşüm (iç arzın sigortalanması)

-Suya göre üretim planlaması, kuraklığa dayanıklı çeşitler, verimlilik odaklı teknoloji (hassas tarım)

-Kalite standardizasyonu (protein, gluten, hektolitre vb.) ve bölgeler arası kalite farkının yönetimi

-Üreticinin öngörülebilir gelir beklentisi (destek/primlerin zamanlaması ve netliği)

2. Stratejik stok ve “tampon mekanizma” yönetimi (piyasa şoklarına karşı kalkan)

-Stok politikası; sadece miktar değil, kalite kırılımı ile yönetilmeli (ekmeklik–makarnalık, farklı kalite sınıfları)

-Şok dönemlerinde piyasayı sakinleştirecek, normal dönemde ise piyasa işleyişini bozmayan kural bazlı yaklaşım

3. Tedarik ve dış ticarette çeşitlendirme (tek kaynağa bağımlılığı azaltma)

-Kaynak ülkelerde çeşitlilik, alternatif rota/liman planı, ticari sözleşmelerde esneklik

-İthalat–ihracat dengesi: Sanayinin (un/makarna) rekabetçiliğini korurken üreticinin motivasyonunu kırmayan “denge”

4. Türkiye’yi “bölgesel tedarik ve işleme üssü” olarak konumlandırma (stratejik güç)

-Türkiye’nin güçlü olduğu alan: işleme kapasitesi, lojistik avantaj, pazar erişimi, tecrübe

-Hedef: Sadece “ihracatçı” değil; istikrarlı tedarikçi ve kriz dönemlerinde güvenilir partner kimliğini pekiştirmek

-Buna eşlik eden şart: İç piyasada öngörülebilirlik ve kuralların güven vermesi

Türkiye, kişi başına yıllık yaklaşık 200 kilogramla dünyada en yüksek ekmek tüketimine sahip ülkeler arasında yer alıyor. Buna karşın, Almanya ve Fransa daha düşük tüketime rağmen Baget başta olmak üzere yüzlerce ekmek çeşidi geliştirmiş. Türkiye, bu güçlü tüketim potansiyelini ekmek ve unlu mamuller alanında katma değere dönüştürme konusunda sizce nerede eksik kalıyor? 

Çeşitlilik var ama “sınıflandırma ve anlatı” zayıf. Türkiye’de yöresel ekmek ve unlu mamul çeşitliliği gerçekte çok yüksek. Ancak bunu; standartlaştırılmış kalite ölçütleriyle, coğrafi işaret/tescil altyapısıyla, hikâye/kimlik/marka diliyle, ulusal ve uluslararası pazara “ürün ailesi” olarak sunmakta zorlanıyoruz.

Kalite standardizasyonu ve “un kalitesi dili” yeterince yerleşmiş değil. Almanya/Fransa örneklerinde tüketici; “ekmeğin karakteri”ni bilir. Bizde ise çoğu zaman fiyat odaklı algı baskın kalıyor. Un kalitesinde, kullanım amacına göre standardizasyon, fırıncılıkta proses standardı ve eğitim alanlarında daha güçlü bir sistem gerekiyor. Ar-Ge, inovasyon ve ürün geliştirme taraf sınırlı kalıyor. Fonksiyonel/sağlık odaklı ürünler kısmı daha geliştirilmeli. Raf ömrü, paketleme, soğuk zincir, hazır/yarı hazır ürün inovasyonu alanları tüketimi katma değere çevirmede kritik. Türkiye’de bu gelişiyor ama hâlâ ölçek ve marka gücü açısından potansiyelin gerisinde.

Gastronomi ve turizmle entegre “ekmek kültürü markası” yeterince kurulmuş değil. Fransa bageti bir kültür markasıdır; gastronomi, eğitim ve standartlar birlikte yürür. Türkiye’de de bunun karşılığı var; somun, bazlama, lavaş, baget, pide, yufka, tandır gibi ama bunu “ulusal marka şemsiyesi”ne dönüştürecek koordinasyon zayıf.

İsraf ve verimlilik konusu katma değeri aşağı çekiyor. Yüksek tüketimin önemli bir kısmı israfla birlikte anılıyor. İsraf; maliyeti artırır, kalite algısını düşürür, sürdürülebilirlik iddiasını zayıflatır. Oysa israfı azaltmak; hem sosyal hem ekonomik hem de çevresel “katma değer” üretir.

TÜRKİYE’NİN EKMEK ROTALARI BELİRLENMELİ

Sektör bu zenginliği okuyor mu?

Sektörün önemli bir bölümü okuyor, özellikle büyük ölçekli firmalarda inovasyon, ambalajlı ürün ve ihracat kabiliyeti artıyor. Ancak genel resimde: fırıncılık ekosisteminde parçalı yapı, standartlaşma/eğitim eksikleri, marka ve ürün mimarisi yaklaşımının zayıflığı nedeniyle “zenginlik” henüz tam bir ekonomik değere dönüşmüş değil.

Bu konuda öneriniz nedir? Somut yol haritası ne olmalı?

Çeşitleri kayıt altına alıp kalite kriterleri belirlenmelidir. Coğrafi işaretleri marka şemsiyesiyle Yöresel ürünler, coğrafi işaret ve marka şemsiyesiyle ulusal bir hikâyeye bağlanmalı. Özel, fonksiyonel ürünlere Ar-Ge teşviki gündeme gelmeli. İsrafı azaltma programlarıyla ambalajlı, porsiyonlu çözümlere odaklanılmalı.  Gastronomi-turizm entegrasyonu sağlanarak “Türkiye’nin ekmek rotaları” gibi temalar ile çalışmalar yapılmalı.

Son olarak hem üreticiye hem sanayiciye hem de karar alıcılara yayınlarımız aracılığıyla vermek istediğiniz temel mesaj ne olur?

Hububat sektörü yalnızca tarımın değil, gıda güvenliğinin ve toplumsal istikrarın temelidir. UHK olarak temel mesajımız; bilgiye dayalı, planlı, suyu merkeze alan ve tüm paydaşları kapsayan bir üretim modelinin artık zorunlu olduğudur.

Röportaj Kategorisindeki Yazılar
01 Şubat 20219 dk okuma

Japon NIPPN, çok yönlü gıda şirketi olmak için yeniden markalaşıyor

Akiko Kimura Genel Direktör İş Geliştirme ve Destek, Uluslararası Ticaret Bölümü NIPPN Corpor...

16 Eylül 20198 dk okuma

Avrupa’daki değirmenlerin yüzde 15’i kapandı, konsolidasyon sürecek

Avrupa’nın en büyük değirmen grubu GoodMills’in CEO’su Gollegger: “Son 10 yıl içinde Avrupa’daki ...

12 Aralık 20245 dk okuma

Ukraynalı değirmenciler savaşın kıskacında ayakta kalma mücadelesi veriyor

Savaş ve ekonomik istikrarsızlık karşısında, Ukrayna’nın tarım sektörü ciddi zorluklarla karşı karşıya.